Yiye Yiye Türkiye

Öncelikle yemek paylaşımlarını görüp canı yemek çekenler varsa lütfen diğer Bisikletname makalelerine yönelsinler.

Yemek fotoğrafları paylaşmak adetim değildir ancak Betül yengemin, Kevser ablanın ve Eskişehir’de bizi misafir eden Öznur abla ve arkadaşlarının maharetini sergilemezsem büyük ayıp etmiş olurum.

Ankara’ya ulaştığımızda bir günümüzü Anıtkabir’e ayırmaya karar verdik ve hafta sonu için de Eskişehir’den bizi çağıran arkadaşımız Süleyman ve müstakbel eşi Ayşe ile buluşmak için Hızlı trene atlayıp iki gün de Eskişehir’e zaman ayırdık. Arda da Eskişehir’i görmüş oldu.

Dayım Ankara’da Yüksek Hızlı Tren kontrolörü olarak çalışıyor. Meslektaşı Erkan abi de bir Ultra Maratoncu ve işe bisikletle gidip geliyor. Kızları Elif tekvandocu ve umut vaadeden bir yetenek.

İlk önce biz onlara misafirliğe gittik, ertesi gün de onlar bize misafirliğe geldiler. Kalabalık bir aile buluşması ve hoşsohbet insanlarla bir arada bulunmak beni çocukluğumdaki sıcak misafirliklere, komşu ziyaretlerine götürdü.

Süleyman (namı diğer Abug Gubug) bizi haftasonu için Eskişehir’e davet etti. Biz de hızlı trene atlayıp davete iştirak ettik. Bisikletsiz gittik ancak Abug hemen bize iki bisiklet ayarladı.

Eskişehir’deki ikinci günümde Eskişehir’de görmek istediğim ama göremediğim Vedat abiyi aradım ve kahve içmeye diye gittik ve günün sonunda onların evinde misafir olduk.

Yukarıdaki fotoğraf Türkiye Turu (80 günde 80 il) yaparken Giresun’da 2017 yılında çekildi. Altındaki fotoğraf da Yaklaşık bir yıl sonra 2018’de Eskişehir’de çekildi.

Uyarı: Makalenin bundan sonraki kısmı bolca yemek içerir. Karnı aç olanlar, aşerenler ve turda olanlar bundan sonraki kısıma geçmeyebilir.

Muhabbeti kısa kesip asıl olaya dönelim. Özür dileyerek paylaşıma başlıyorum. Betül yengemin spesiyalleri; Tavuk İncik şnitzel, salata, mis gibi sosuyla mercimek çorbası.

Yoğurt tamamen doğal ve mayası da nohut ve süt kullanılarak üretilmiş. Dayım internetten araştırıp yapmış. Bizim ufak kuzen bile kaliteden anlıyor ve market yoğurduna burun kıvırırken, dayı imalatı yoğurda balıklama atlıyor.

Yemek sonrası çay ve Islak Kek ziyafeti yaptık.

Yengemin pizzalarıyla gözümüzü açtık. Pizzadaki sucuk dayımların kendi imalatı. Doğru malzemeyi hazırladıktan sonra streçleyip buzluğa koyuyorlar. Reçeller yengemin imalatı ve bal da hakiki karakovan balı. Canınız çeksin diye yazmıyorum. Sağlıklı beslenebilmek çok da zor değil, bunu anlatmaya çalışıyorum. Bir yandan da sofrada neler bulundurulabilir ipuçlarını da paylaşıyorum.

Biz de bisikletlerimizi bakıma bıraktık ve Anıtkabir’i ziyaret ettik. Arda Anıtkabir gezimiz hakkında detaylı bir yazı paylaşacak.

Akşam eve döndüğümüzde bir de ne görelim hamsi ve barbunlar horon teper gibi yan yana dizilmiş tavada kızartılmıştı. Görsellik de, lezzet de yerindeydi.

Akşam Erkan abilerin evine misafirliğe gittik. Erkan abinin en son Ultramaraton maceralarından ve son yaptığı bisikletli Karadeniz turundan sohbet açıldı. Bizde yaptıklarımızdan bahsettik bir yandan. Sonrasında Kevser abla tatlı, tuzlu, sade yaptıklarını bir tabakta toplayıp bütün maharetini gözler önüne koydu. Tabii bu sadece görebildiğimiz yanı.

Sabah yengemin poğaçaları ve sucuklu yumurta ile gözlerimizi açtık. Tavanın yanında görülen beyaz şey kaymak. Dayımlar yoğurdun kaymağını ayırıp kahvaltıda kullanıyorlar. İstisnasız şimdiye kadar yediğim en güzel kaymak. Fabrikasyon kaymakları elde edebilmek için kim bilir içine neler neler katılıyor.

Minik sincap Arda ile dışarıda Jakob (Yakup) ile buluştuk, sohbet ettik.

Sanki ertesi gün Çibörek’in memleketi Eskişehir’e gitmeyecekmişiz gibi akşama Çibörek’ler tavaya atılmıştı. Yengem hamuru hazırlarken dayım da pişirme işleriyle ilgileniyordu. Çibörek’lerin yağı çok güzel süzülmüştü ve 6 adet mideye indirmiş olmama rağmen hiçbir rahatsızlık vermedi.

Akşam misafirlerimiz de geldi ve en sevdiğim tatlı olan irmik helvası içinde dondurmasıyla birlikte servis edildi. Şekerli yiyeceklere en az bir Canan Karatay kadar düşman olan Arda’ya çaktırmadan dayım bir kase daha doldurup el altından bana verdi.

Sabah 06.20 trenine binip saatte 250 km hızla giderken dayımların hazırladığı deveci armudunu ve elmayı yedik. Kendimizi business gibi özel hissettik.

Porsuk çayını takip edip, henüz bina istilasına uğramamış ve bol ağaçlıklı bir yoldan bisiklet evine sürdük.

Bisiklet Evi o kadar güzel süslenmişti ve tasarlanmıştı ki hayran kalmamak elde değil. Eskişehir’e yolu düşen bisikletçiler mutlaka ziyaret etmeli.

Dönüş yolunda Arda “ekler mi o” dedi ve freni sıktı. Bitter, ballı fıstıklı, tahinli eklerleri de alıp bir kahveciye doğru yol aldık.

Ertesi sabah kahvaltımızı Eskişehir’in meşhur haşhaşlı cevizli ekmeğini yiyerek yaptık.

Tabii sadece yemedik. Aynı zamanda yediklerimizi eritebilmek için yürüyerek Eskişehir ve Odunpazarı sokaklarında gezdik.

Yemek mi diyorduk en son? Arda yürürken bir mantıcı gördü ve denemek istedi. Ben de müsaade isteyip fotoğraf çektim.

Ürünlerine güveniyorlar ki göz önünde malzemesini dolduruyorlar. Benim için numunelik birkaç dizi hazırladı kızlar.

Yarım porsiyon söyleyip tadına baktık. Ellerine sağlık çok güzel yapmışlar.

Kara ailesinin konuğu olarak akşam yemeğine katıldık. Lojmanın bahçesinde üç aile yaptıklarını masaya getirmişti. Öznur abla, Nalan abla ve ismini yanlış söyleyebilirim o nedenle (Turta uzmanı) diyeceğim. Akşam müthiş bir ziyafet çıkardılar. Üzeri cevizli erişte, karnıyarık, kurban etinden kavurma, ağızda eriyen bir yaprak sarma, bal kabağı tatlısı ve turta masaya gelmişti. Fazlası var azı yoktu.

Çocukluğumun özlediğim ortamları derken “daha ne olabilir” diyordum ki üç ailenin birleşip, tek bir masaya sıkışıp samimi bir şekilde yemek yemesinin yanısıra soframızı gaz lambasının aydınlatıyor olması ortama ayrı bir sıcaklık katıyordu. Bir de Ufuk abinin radyosu arkada kısık sesle tıngırdatmaya devam ediyordu. Nostaljik bir ortam istiyorsak illaki o radyo orada çalacak.

Yolda enerji olsun ve vitamin eksikliği yaşamayalım diye akşam bir not ve bir paket dolusu Mesir Macunu bırakılmıştı.

Kaplumbağa terbiyecisi Puzzle’ını yapmak da ayrı bir sabır ister herhalde. Osman Hamdi Bey’in 1906 ve 1907’de iki farklı versiyonunu çizdiği nadide bir tablodur. Osman Hamdi Bey’in Hocası Gerome’nin çizdiği “Carpet Merchant in Cairo” tablosu da detaylarıyla aşık olduğum tablolardan biridir.

Boza da içelim dedi Arda ve en meşhur olanına gittik.

Hızlı trenin bir dezavantajı da çok hızlı olması, kitabı okuyamıyorum. Tabii benim de elimdeki kitabı bitirebilmem için Doğu Ekspresi gibi uzun bir yolculuğa çıkmam gerek sanırım.

Trenden iniyoruz Arda ne dese beğenirsiniz “acıktım”. Simit yemek için girdiğimiz yerde menemen söylerken yakalıyorum Arda’yı.

Bitmek bilmeyen kitabı okumak için Beşevler’de parkta çimlere oturup kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ankara’dan ayrılma vakti geldi. Yengem jübileyi muz üzerine bal döküp, onun üzerine de badem, fındık ve fıstık ekleyerek hazırladığı kanepelerle sofrayı renklendiriyor. Enfes ev pizzasını bahsetmiyorum bile.

Dayımlarla vedalaşıp Kırıkkale yoluna koyuluyoruz.

Arda sabahki biriktirdiği enerjisi ve son 5 gündür yaptığı stoktan olsa gerek yolda çok iyi dayandı ve yolun yarısını geçtikten sonra bir kavun molasını hak etti. Bahaneyle ben de götürdüm tabii diğer yarısını.

Yolda meşhur köfteciyi görünce Arda’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kendimizi şımarttık ve yemeğin üstüne de en sevdiğim ikinci tatlı olan ekmek kadayıfını sipariş ettik. Ancak doğal kaymağa alıştığım için kaymak hoşuma gitmedi.

Kendimizi yeterince şımarttık. Yolun geri kalanında Arda’nın meşhur makarnasıyla devam edeceğiz. Sizin kamp yemeği önerilerinizi ve makale hakkındaki düşüncelerinizi de duymak isteriz.

Sabrınız için teşekkürler 🙂

One comment on “Yiye Yiye Türkiye”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir